“GİTME, BURADA UYU.”

IMG_1097

Kazablanka’da sokaklar tenha.
Tüm dükkanlar kapalı.
Bir sessizlik asılı havada.
Bir şehirden çok bir müze gibi.
Zaman durmuş sanki.
Bembeyaz şehrin terkedilmiş olmadığının bir kanıtı var aslında: Ara sokaklardan sızan kıpkırmızı kan.
Çünkü Kurban Bayramı’nın ilk günü.
Evlerin o birbirinden güzel kapıları sımsıkı kapalı, sokaklara bakan cephelerindeki küçücük pencerelerinden de kimseler görünmüyor.
Ancak tüm sokakları saran pişmiş et kokusu, şehrin kayıp sakinlerini ele veriyor: Belli ki erkekler avlularda, kadınlar mutfaklarda, yaşlılar köşelerinde, çocuklarsa her yerdeler.
Herkes bayram telaşıyla kendi evinde ve akşamüzeri olana kadar da dışarı çıkmayacaklar.
Dükkanlarını açmayacaklar.
Açmadılar da!
Öğlen saatlerinde, şehrin meşhur kordon boyu “Corniche”de bir şeyler yiyebilmek için aslında henüz kapalı olan ve akşam servisi için hazırlık yapan bir mekandan içeri cebren ve hile ile sızmak gerekti.
Mekan, okyanus kıyısında mütevazi bir restoran.
Turkuaz ve kobalt mavi koltukları var ve bembeyaz tenteleri.
Çalışanlar hummalı bir hazırlık içinde.
Henüz müzik yok fonda.
Sadece Atlas Okyanusu’nun dalgaları duyuluyor ve mekan sahibinin bardaki CD çalardan dinlemekte olduğu Kuran.
Biraz meyve rica ediyorum güleryüzlü garsondan, bir bardak da su.
Okyanus manzarasının keyfini çıkarıp tabağımdaki mis kokulu meyveleri bitirdikten sonra, hesabı istemek üzere sesleniyorum.
“Oh, non (Ah, hayır)” diyerek yaklaşıyor masama garson, iki elini itiraz eder gibi sallayarak…
Herhalde “Aman lafı mı olur, müessesemizin ikramı” falan diyecek diye düşünüyorum bir an ve hesabı ödemekte ısrar edecek kelimeleri sıralamaya çalışıyorum aklımda.
Derken, benim öngördüğümden farklı bir şeyler söylediğini duyuyorum konuşmasının devamında – dünyanın hiçbir yerinde hesap istediğimde duymadığım ve büyük olasılıkla bundan sonra da duymayacağım bir şey söylüyor: “Ne pas partir (Gitme)” diyor, “Dormir ici (Burada uyu)”…
Bir tek doğunun en batısındaki bu coğrafyada duyulabilecek, doğulu bir doğrudanlık ve batılı bir mesafenin enteresan dengesiyle dile getirilmiş espirili bir iltifat bu elbette.
Bu söz karşısında, çuvaldızı hep kendine batıran Çerkez yanımın “Sen pişmaniyenin hikayesini biliyor musun canım kardeşim? Bir yiyen bir de yemeyen pişmanmış hani? İşte o hikayedeki pişmaniye benim” demesine çok şükür ki Fransızcam yetmiyor da, sadece gülümseyerek ayrılıyorum oradan, havam bozulmadan-vakitlice…

29.10.2014

 

Yorum bırakın