Bazı sabahlar Lefkoşa’dan Girne’ye giderken hava o kadar berrak oluyor ki… Arabanın camını açtığında, hangi mevsim olursa olsun içerisini taptaze ve ferah dağ havasıyla dolduran o nokta var ya hani – işte oradaki son virajı da alır almaz karşıma boylu boyunca serilen denizin öte yanındaki dağlar, elimi uzatsam değebileceğim kadar yakın görünüyor böyle sabahlarda.
Bir adım ötesi memleket yani.
Kimlikteki “doğum yeri” hanesine göre bu böyle.
Peki ya gerçekte?
Damarlarımda dört koldan göçmen kanı dolaştığı için olsa gerek, gerçekte hiçbir yer memleket gibi gelmiyor bana.
Hiçbir yeri koşulsuzca özleyemiyorum.
Doğduğum ve büyüdüğüm şehir bile o kadar uzak ki kalbimden.
Memleket duygusunu şehirlerde değil, insanlarda yaşayabiliyorum sadece.
Sanki dünya yüzeyine dağılmış az sayıda hemşehrilerim var da öyle ara sıra bir yerlerde karşılaşıp, “memleket”ten bahsedip hasret gideriyoruz gibi.
Bu karşılaşmalar seyrelince huysuz – huzursuz oluyorum, geçimsiz hatta.
Memleket özlemi bende böyle gösteriyor kendini.
Peki, neresi olduğunu bilmediğin bir yere özlem duyma konusunda başka kim senden daha iyi anlayabilir beni?
03.03.2015
