Soğuk.
Çok soğuk.
Kuru, sevimsiz, yakan, acıtan, iğne gibi batan bir soğuk.
Bilen bilir: Ankara’nın ağlatan ayazı.
Böyle soğuk bir günde, üniversitenin öğrenci servisinin en arka sırasında oturuyoruz – derken biçimli ve zarif ellerine takılıyor gözüm.
Elleri, doğduğu ülkenin sıcak ve nemli iklimiyle uzaktan yakından ilgisi olmayan bu ayazdan kurumuş, çatlamış, neredeyse yara olmuş durumda.
Kendi “idare ediyor” ama elleri isyan halinde.
Bir anda, hiç düşünmeden ve izin almadan uzanıp avuçlarıma aldığım ellerine çantamdan çıkardığım kremi sürüyorum – Ankara’nın ayazı adına güzel ellerinden af diliyorum kendimce.
İtiraz etmiyor, hatta hoşuna bile gidiyor.
Dokunulmak mı, ilgilenilmek mi, teklifsizlik mi, kusur görülebilecek bir şeyin eleştirilmek yerine şefkatle çaresine bakılması mı, hepsi mi, hiçbiri mi bilmiyorum – ama hoşuna gidiyor.
Gün geliyor, böyle bir anı paylaşabilen iki insan birbirlerinin avuçlarından kayıp gidiyor.
Demek ki her şey olabiliyor hayatta.
Ne yaşasan, ne paylaşsan, ne kadar ölçsen, ne kadar tartsan yine de her şey olabiliyor.
Aklına gelmeyen başına gelebiliyor.
Bu durumda sonsuz ihtimallerden gözün korkup saklanacak mısın kabuğuna?
Yoksa, ölümüne korksan da yine uzatacak mısın elini insanlara?
“Hayattayım” diyebilmek için,
Aldığın nefesin hakkını verebilmek için,
Yeniden kırılmak pahasına da olsa,
Yine de uzatacaksın elini elbette.
Bile bile.
Deli cesaretiyle.
14.08.2015
