HAPPINESS AT THE RIGHT PLACE

happiness

Let’s look for the happiness at the right place.

It is absolutely amazing to share the happiness with the people around us:

With our parents,

With our friends,

With our colleagues,

With our lovers,

With our spouses or

With our children.

On the other hand, the happiness that we share with them should not be depending on those people.

The existence of our own happiness has got nothing to do with someone else.

The source of our own happiness is inside us.

It comes from our own minds and souls.

Let’s look for it at the right place.

Once we find it there, we will gain a sustainable and precious source of our own.

Please remember; emotionally self sufficient people are the best survivers and they are the sources of inspiration.

So, let’s look for the happiness at the right place.

And let’s never place our happiness in someone else’s hands.

Because if they walk away, so does our happiness.

24.04.2015

TM-Thought of the Day

33

IMG_1135

Geç bu kapıdan bugün.
Otuzüç yıl önce bugün, özgür ruhunun güzel bedeninde derin bir soluk almayı seçtiğini hatırla.
Otuzüç yıl sonra bugün, dur bir daha – bir kez daha soluklan.
Yürüdüğün yolu, geldiğin yeri farket.
Farket geçmekte olduğun kapının ardındaki nişaneyi.
Kim bilir daha kaç beden, kaç sınav bekler bu ruhu.
Öyleyse dur bir daha ve niyet et yeni menzillere.
Nasıl da yakışır bedeninin bu yaşı eşsiz ve özgür ruhuna.
Otuzüç: Ruhun yolculuğunu tamamladığı,
Bedenlerden sıyrıldığı,
Her yerde ve her şey olduğu,
Zamansız,
Mekansız,
Huzurlu,
Uyumlu,
Yeniden tek ve bütün olduğu,
Olup da kaldığı yerde,
Görüneceğin yaştır derler.
İşte bu sebeple yakışır bu yaş sana.
Hiç durma o zaman,
Geç bu kapıdan bugün.

26.04.2015

ATAÇ

IMG-20150305-WA0000

Sen pek miniktin… Bir gün annemle birlikte yürürken açık yeşil bir ataç bulmuşsun yolda – plastik, hani o üçgen şeklinde olanlardan ve bana vermek üzere alıp eve getirmişsin.

Ben okuldan gelince bir heyecanla uzattın bana.

Ben de o dönemde gayet gergin ve bunalımlıyım.

Evde birşeylerin iyi gitmediğinin farkındayım ama bunu evdekilerden değil, okuldaki acımasız “arkadaş”larımdan duyuyorum her gün…

Neyse, sen uzatınca atacı – “Ne ki bu, niye veriyorsun ki bana, n’apcam ki bunu?” gibi birşeyler saçmalıyor ve üstelik almıyorum da onu senden!

Bunalım bir milyon – trip bir milyon kare!

O esnada Işıl geliyor içeri; sen bir de onda deniyorsun şansını ve ona uzatıyorsun gizli hazineni…

Işıl, ona bir elmas yüzük vermişsin gibi büyük bir sevinçle kabul ediyor atacı, teşekkür ediyor sana, hediyeni övüyor ve kucaklıyor seni sımsıkı…

Tam o anda bana “Bu insansa sen nesin?” der gibi bakıyor ve ağlamaya başlıyorsun…

Kömür karası boncuk gözlerinden yaşlar sicim gibi iniyor…

Ölmek istiyorum o an…

…ve halen her aklıma geldiğinde.

05.03.2015

İLGİLİ KİŞİYE

9048

Bazı sabahlar Lefkoşa’dan Girne’ye giderken hava o kadar berrak oluyor ki… Arabanın camını açtığında, hangi mevsim olursa olsun içerisini taptaze ve ferah dağ havasıyla dolduran o nokta var ya hani – işte oradaki son virajı da alır almaz karşıma boylu boyunca serilen denizin öte yanındaki dağlar, elimi uzatsam değebileceğim kadar yakın görünüyor böyle sabahlarda.

Bir adım ötesi memleket yani.

Kimlikteki “doğum yeri” hanesine göre bu böyle.

Peki ya gerçekte?

Damarlarımda dört koldan göçmen kanı dolaştığı için olsa gerek, gerçekte hiçbir yer memleket gibi gelmiyor bana.

Hiçbir yeri koşulsuzca özleyemiyorum.

Doğduğum ve büyüdüğüm şehir bile o kadar uzak ki kalbimden.

Memleket duygusunu şehirlerde değil, insanlarda yaşayabiliyorum sadece.

Sanki dünya yüzeyine dağılmış az sayıda hemşehrilerim var da öyle ara sıra bir yerlerde karşılaşıp, “memleket”ten bahsedip hasret gideriyoruz gibi.

Bu karşılaşmalar seyrelince huysuz – huzursuz oluyorum, geçimsiz hatta.

Memleket özlemi bende böyle gösteriyor kendini.

Peki, neresi olduğunu bilmediğin bir yere özlem duyma konusunda başka kim senden daha iyi anlayabilir beni?

03.03.2015

HARİKALAR DİYARI

image

Kendimi ait hissedebildiğim,

Yerlisi olduğum tek yer:

Bu yerde aslolan zarafettir, sanattır, aşktır.

Düşünmektir, okumaktır, yazmaktır.

Derinlere dalmak, dinlemek ve anlatmaktır.

Dostluktur, paylaşmaktır.

Hatırlamak, sevindirmek, iyi hissettirmektir.

Hayatı renklendirmek ve kolaylaştırmaktır.

Burada niyet okunmaz, niyet sorulur.

Yaralar saklanmaz, başkalarınınkine de merhem olunur.

Farklılıklar yargılanmaz, merak edilir.

Kimse kalıplara sokulmaz, herkes eşsizdir;

Kim bilir ne sürprizli bileşimler bulunur!

Burada kimse hesap kitap yapmaz.

Aklına geleni saklamaz.

Kendini açıklamak zorunda kalmaz.

Burada elini uzatmak tehlikeli değil heyecanlıdır.

Kalbini açmak kırılmak değil çoğalmaktır.

Dokunulan ten değil candır.

27.02.2015

BOŞ BİR SAYFA

410443-3-4-8a0e5

Bembeyaz boş bir sayfa duruyor önümde. Ne istersem yazabilirim üzerine diye düşünüyorum. Güzel bir hikaye, uzun bir roman belki de sihirli bir masal. Fakat bu sadece bana öyle geliyor. Dokunduğum anda önceki yazılarımdan ellerimde kalan mürekkep bulaşıyor kağıda. Tam o sırada yanımdan geçen biri de masama çarpıp bir fincan kahveyi deviriyor kağıdın üzerine.

Olduğu kadar artık.

Olursa o da.

Ne isterse olsun ya da!

27.02.2015

FIRSAT BU FIRSAT

image

Yeni bir yıl – yeni bir fırsat;
Yeni şehirler görmek için,
Yeni lezzetler tatmak için,
Yeni zevkler keşfetmek için,
Yeni sözler söylemek için,
Yeni mutluluklar yaşamak için,
Yeni şeyler yaratmak için,
Yeni müjdeler duymak için,
Yeni duygularla tanışmak için,
Yeni bir bakış açısı kazanmak için,
Yeni bir sayfa açmak için,
Yenilenmek için,
Yepyeni, güzel bir fırsat…

25.12.2011

“LÂL MASALLAR”*

simurgh2

Aslında hepimizin bir masalı var; hem inanmak, inandırmak istediğimiz hem de birdenbire gerçek oluverir ve kayıp gider avuçlarımızın arasından diye deli gibi korktuğumuz…

Ne vazgeçebiliyoruz masalımızdan ne de başkasına anlatabiliyoruz onu.

Belki anlatırken kendi sesimizi duyacak olmaktan çekiniyoruz.

Kim bilir belki de masal gibi büyülü bir şeyin bile anlatılmak için sırasını beklemesi gerektiğine inanıyoruz.

Onun gerçek yanına dokunmak, onu tutup “İşte benim masalım!” diye başkasına gösterebilmek bir yanda dursun, onun sırf bize ait, kendi yarattığımız büyüsüyle bile yüzleşmekten kaçıyoruz.

Hepimiz bir şekilde masallarımızı “dilsiz” bırakıyoruz.

22.10.1997

 

*“Lâl Masallar”, M.Mungan-1989

“GİTME, BURADA UYU.”

IMG_1097

Kazablanka’da sokaklar tenha.
Tüm dükkanlar kapalı.
Bir sessizlik asılı havada.
Bir şehirden çok bir müze gibi.
Zaman durmuş sanki.
Bembeyaz şehrin terkedilmiş olmadığının bir kanıtı var aslında: Ara sokaklardan sızan kıpkırmızı kan.
Çünkü Kurban Bayramı’nın ilk günü.
Evlerin o birbirinden güzel kapıları sımsıkı kapalı, sokaklara bakan cephelerindeki küçücük pencerelerinden de kimseler görünmüyor.
Ancak tüm sokakları saran pişmiş et kokusu, şehrin kayıp sakinlerini ele veriyor: Belli ki erkekler avlularda, kadınlar mutfaklarda, yaşlılar köşelerinde, çocuklarsa her yerdeler.
Herkes bayram telaşıyla kendi evinde ve akşamüzeri olana kadar da dışarı çıkmayacaklar.
Dükkanlarını açmayacaklar.
Açmadılar da!
Öğlen saatlerinde, şehrin meşhur kordon boyu “Corniche”de bir şeyler yiyebilmek için aslında henüz kapalı olan ve akşam servisi için hazırlık yapan bir mekandan içeri cebren ve hile ile sızmak gerekti.
Mekan, okyanus kıyısında mütevazi bir restoran.
Turkuaz ve kobalt mavi koltukları var ve bembeyaz tenteleri.
Çalışanlar hummalı bir hazırlık içinde.
Henüz müzik yok fonda.
Sadece Atlas Okyanusu’nun dalgaları duyuluyor ve mekan sahibinin bardaki CD çalardan dinlemekte olduğu Kuran.
Biraz meyve rica ediyorum güleryüzlü garsondan, bir bardak da su.
Okyanus manzarasının keyfini çıkarıp tabağımdaki mis kokulu meyveleri bitirdikten sonra, hesabı istemek üzere sesleniyorum.
“Oh, non (Ah, hayır)” diyerek yaklaşıyor masama garson, iki elini itiraz eder gibi sallayarak…
Herhalde “Aman lafı mı olur, müessesemizin ikramı” falan diyecek diye düşünüyorum bir an ve hesabı ödemekte ısrar edecek kelimeleri sıralamaya çalışıyorum aklımda.
Derken, benim öngördüğümden farklı bir şeyler söylediğini duyuyorum konuşmasının devamında – dünyanın hiçbir yerinde hesap istediğimde duymadığım ve büyük olasılıkla bundan sonra da duymayacağım bir şey söylüyor: “Ne pas partir (Gitme)” diyor, “Dormir ici (Burada uyu)”…
Bir tek doğunun en batısındaki bu coğrafyada duyulabilecek, doğulu bir doğrudanlık ve batılı bir mesafenin enteresan dengesiyle dile getirilmiş espirili bir iltifat bu elbette.
Bu söz karşısında, çuvaldızı hep kendine batıran Çerkez yanımın “Sen pişmaniyenin hikayesini biliyor musun canım kardeşim? Bir yiyen bir de yemeyen pişmanmış hani? İşte o hikayedeki pişmaniye benim” demesine çok şükür ki Fransızcam yetmiyor da, sadece gülümseyerek ayrılıyorum oradan, havam bozulmadan-vakitlice…

29.10.2014