DELİ CESARETİ

huni

Soğuk.

Çok soğuk.

Kuru, sevimsiz, yakan, acıtan, iğne gibi batan bir soğuk.

Bilen bilir: Ankara’nın ağlatan ayazı.

Böyle soğuk bir günde, üniversitenin öğrenci servisinin en arka sırasında oturuyoruz – derken biçimli ve zarif ellerine takılıyor gözüm.

Elleri, doğduğu ülkenin sıcak ve nemli iklimiyle uzaktan yakından ilgisi olmayan bu ayazdan kurumuş, çatlamış, neredeyse yara olmuş durumda.

Kendi “idare ediyor” ama elleri isyan halinde.

Bir anda, hiç düşünmeden ve izin almadan uzanıp avuçlarıma aldığım ellerine çantamdan çıkardığım kremi sürüyorum – Ankara’nın ayazı adına güzel ellerinden af diliyorum kendimce.

İtiraz etmiyor, hatta hoşuna bile gidiyor.

Dokunulmak mı, ilgilenilmek mi, teklifsizlik mi, kusur görülebilecek bir şeyin eleştirilmek yerine şefkatle çaresine bakılması mı, hepsi mi, hiçbiri mi bilmiyorum – ama hoşuna gidiyor.

Gün geliyor, böyle bir anı paylaşabilen iki insan birbirlerinin avuçlarından kayıp gidiyor.

Demek ki her şey olabiliyor hayatta.

Ne yaşasan, ne paylaşsan, ne kadar ölçsen, ne kadar tartsan yine de her şey olabiliyor.

Aklına gelmeyen başına gelebiliyor.

Bu durumda sonsuz ihtimallerden gözün korkup saklanacak mısın kabuğuna?

Yoksa, ölümüne korksan da yine uzatacak mısın elini insanlara?

“Hayattayım” diyebilmek için,

Aldığın nefesin hakkını verebilmek için,

Yeniden kırılmak pahasına da olsa,

Yine de uzatacaksın elini elbette.

Bile bile.

Deli cesaretiyle.

14.08.2015

İHTİMAL

image

Şimdi batan bu güneş,
Bir ihtimal
Yarın tekrar doğabilir.
Hatta bir ihtimal,
Ben de görebilirim
Güneşin doğduğu o yeni günü.
Zaten güneş üzerine doğmayagörsün,
Her an, her şey olabilir.
Her şey.
İhtimal dahilinde yani.

21.07.2015

OLSA DA YESEK

periskan

“Sevmek,
Periskanın dibini kaşıklar gibi hem de”*
Doyamadan,
Tek bir damlasına bile kıyamadan,
Üstelik katık falan aramadan,
Daha tadı ağzındayken dahasını isteyerek,
Alacaklı bir iştahla sevmek.
Arsızlık etmeden hem de.

27.06.2015

*T.Ç.

33

IMG_1135

Geç bu kapıdan bugün.
Otuzüç yıl önce bugün, özgür ruhunun güzel bedeninde derin bir soluk almayı seçtiğini hatırla.
Otuzüç yıl sonra bugün, dur bir daha – bir kez daha soluklan.
Yürüdüğün yolu, geldiğin yeri farket.
Farket geçmekte olduğun kapının ardındaki nişaneyi.
Kim bilir daha kaç beden, kaç sınav bekler bu ruhu.
Öyleyse dur bir daha ve niyet et yeni menzillere.
Nasıl da yakışır bedeninin bu yaşı eşsiz ve özgür ruhuna.
Otuzüç: Ruhun yolculuğunu tamamladığı,
Bedenlerden sıyrıldığı,
Her yerde ve her şey olduğu,
Zamansız,
Mekansız,
Huzurlu,
Uyumlu,
Yeniden tek ve bütün olduğu,
Olup da kaldığı yerde,
Görüneceğin yaştır derler.
İşte bu sebeple yakışır bu yaş sana.
Hiç durma o zaman,
Geç bu kapıdan bugün.

26.04.2015

ATAÇ

IMG-20150305-WA0000

Sen pek miniktin… Bir gün annemle birlikte yürürken açık yeşil bir ataç bulmuşsun yolda – plastik, hani o üçgen şeklinde olanlardan ve bana vermek üzere alıp eve getirmişsin.

Ben okuldan gelince bir heyecanla uzattın bana.

Ben de o dönemde gayet gergin ve bunalımlıyım.

Evde birşeylerin iyi gitmediğinin farkındayım ama bunu evdekilerden değil, okuldaki acımasız “arkadaş”larımdan duyuyorum her gün…

Neyse, sen uzatınca atacı – “Ne ki bu, niye veriyorsun ki bana, n’apcam ki bunu?” gibi birşeyler saçmalıyor ve üstelik almıyorum da onu senden!

Bunalım bir milyon – trip bir milyon kare!

O esnada Işıl geliyor içeri; sen bir de onda deniyorsun şansını ve ona uzatıyorsun gizli hazineni…

Işıl, ona bir elmas yüzük vermişsin gibi büyük bir sevinçle kabul ediyor atacı, teşekkür ediyor sana, hediyeni övüyor ve kucaklıyor seni sımsıkı…

Tam o anda bana “Bu insansa sen nesin?” der gibi bakıyor ve ağlamaya başlıyorsun…

Kömür karası boncuk gözlerinden yaşlar sicim gibi iniyor…

Ölmek istiyorum o an…

…ve halen her aklıma geldiğinde.

05.03.2015

İLGİLİ KİŞİYE

9048

Bazı sabahlar Lefkoşa’dan Girne’ye giderken hava o kadar berrak oluyor ki… Arabanın camını açtığında, hangi mevsim olursa olsun içerisini taptaze ve ferah dağ havasıyla dolduran o nokta var ya hani – işte oradaki son virajı da alır almaz karşıma boylu boyunca serilen denizin öte yanındaki dağlar, elimi uzatsam değebileceğim kadar yakın görünüyor böyle sabahlarda.

Bir adım ötesi memleket yani.

Kimlikteki “doğum yeri” hanesine göre bu böyle.

Peki ya gerçekte?

Damarlarımda dört koldan göçmen kanı dolaştığı için olsa gerek, gerçekte hiçbir yer memleket gibi gelmiyor bana.

Hiçbir yeri koşulsuzca özleyemiyorum.

Doğduğum ve büyüdüğüm şehir bile o kadar uzak ki kalbimden.

Memleket duygusunu şehirlerde değil, insanlarda yaşayabiliyorum sadece.

Sanki dünya yüzeyine dağılmış az sayıda hemşehrilerim var da öyle ara sıra bir yerlerde karşılaşıp, “memleket”ten bahsedip hasret gideriyoruz gibi.

Bu karşılaşmalar seyrelince huysuz – huzursuz oluyorum, geçimsiz hatta.

Memleket özlemi bende böyle gösteriyor kendini.

Peki, neresi olduğunu bilmediğin bir yere özlem duyma konusunda başka kim senden daha iyi anlayabilir beni?

03.03.2015

HARİKALAR DİYARI

image

Kendimi ait hissedebildiğim,

Yerlisi olduğum tek yer:

Bu yerde aslolan zarafettir, sanattır, aşktır.

Düşünmektir, okumaktır, yazmaktır.

Derinlere dalmak, dinlemek ve anlatmaktır.

Dostluktur, paylaşmaktır.

Hatırlamak, sevindirmek, iyi hissettirmektir.

Hayatı renklendirmek ve kolaylaştırmaktır.

Burada niyet okunmaz, niyet sorulur.

Yaralar saklanmaz, başkalarınınkine de merhem olunur.

Farklılıklar yargılanmaz, merak edilir.

Kimse kalıplara sokulmaz, herkes eşsizdir;

Kim bilir ne sürprizli bileşimler bulunur!

Burada kimse hesap kitap yapmaz.

Aklına geleni saklamaz.

Kendini açıklamak zorunda kalmaz.

Burada elini uzatmak tehlikeli değil heyecanlıdır.

Kalbini açmak kırılmak değil çoğalmaktır.

Dokunulan ten değil candır.

27.02.2015

BOŞ BİR SAYFA

410443-3-4-8a0e5

Bembeyaz boş bir sayfa duruyor önümde. Ne istersem yazabilirim üzerine diye düşünüyorum. Güzel bir hikaye, uzun bir roman belki de sihirli bir masal. Fakat bu sadece bana öyle geliyor. Dokunduğum anda önceki yazılarımdan ellerimde kalan mürekkep bulaşıyor kağıda. Tam o sırada yanımdan geçen biri de masama çarpıp bir fincan kahveyi deviriyor kağıdın üzerine.

Olduğu kadar artık.

Olursa o da.

Ne isterse olsun ya da!

27.02.2015