FIRSAT BU FIRSAT

image

Yeni bir yıl – yeni bir fırsat;
Yeni şehirler görmek için,
Yeni lezzetler tatmak için,
Yeni zevkler keşfetmek için,
Yeni sözler söylemek için,
Yeni mutluluklar yaşamak için,
Yeni şeyler yaratmak için,
Yeni müjdeler duymak için,
Yeni duygularla tanışmak için,
Yeni bir bakış açısı kazanmak için,
Yeni bir sayfa açmak için,
Yenilenmek için,
Yepyeni, güzel bir fırsat…

25.12.2011

“LÂL MASALLAR”*

simurgh2

Aslında hepimizin bir masalı var; hem inanmak, inandırmak istediğimiz hem de birdenbire gerçek oluverir ve kayıp gider avuçlarımızın arasından diye deli gibi korktuğumuz…

Ne vazgeçebiliyoruz masalımızdan ne de başkasına anlatabiliyoruz onu.

Belki anlatırken kendi sesimizi duyacak olmaktan çekiniyoruz.

Kim bilir belki de masal gibi büyülü bir şeyin bile anlatılmak için sırasını beklemesi gerektiğine inanıyoruz.

Onun gerçek yanına dokunmak, onu tutup “İşte benim masalım!” diye başkasına gösterebilmek bir yanda dursun, onun sırf bize ait, kendi yarattığımız büyüsüyle bile yüzleşmekten kaçıyoruz.

Hepimiz bir şekilde masallarımızı “dilsiz” bırakıyoruz.

22.10.1997

 

*“Lâl Masallar”, M.Mungan-1989

“GİTME, BURADA UYU.”

IMG_1097

Kazablanka’da sokaklar tenha.
Tüm dükkanlar kapalı.
Bir sessizlik asılı havada.
Bir şehirden çok bir müze gibi.
Zaman durmuş sanki.
Bembeyaz şehrin terkedilmiş olmadığının bir kanıtı var aslında: Ara sokaklardan sızan kıpkırmızı kan.
Çünkü Kurban Bayramı’nın ilk günü.
Evlerin o birbirinden güzel kapıları sımsıkı kapalı, sokaklara bakan cephelerindeki küçücük pencerelerinden de kimseler görünmüyor.
Ancak tüm sokakları saran pişmiş et kokusu, şehrin kayıp sakinlerini ele veriyor: Belli ki erkekler avlularda, kadınlar mutfaklarda, yaşlılar köşelerinde, çocuklarsa her yerdeler.
Herkes bayram telaşıyla kendi evinde ve akşamüzeri olana kadar da dışarı çıkmayacaklar.
Dükkanlarını açmayacaklar.
Açmadılar da!
Öğlen saatlerinde, şehrin meşhur kordon boyu “Corniche”de bir şeyler yiyebilmek için aslında henüz kapalı olan ve akşam servisi için hazırlık yapan bir mekandan içeri cebren ve hile ile sızmak gerekti.
Mekan, okyanus kıyısında mütevazi bir restoran.
Turkuaz ve kobalt mavi koltukları var ve bembeyaz tenteleri.
Çalışanlar hummalı bir hazırlık içinde.
Henüz müzik yok fonda.
Sadece Atlas Okyanusu’nun dalgaları duyuluyor ve mekan sahibinin bardaki CD çalardan dinlemekte olduğu Kuran.
Biraz meyve rica ediyorum güleryüzlü garsondan, bir bardak da su.
Okyanus manzarasının keyfini çıkarıp tabağımdaki mis kokulu meyveleri bitirdikten sonra, hesabı istemek üzere sesleniyorum.
“Oh, non (Ah, hayır)” diyerek yaklaşıyor masama garson, iki elini itiraz eder gibi sallayarak…
Herhalde “Aman lafı mı olur, müessesemizin ikramı” falan diyecek diye düşünüyorum bir an ve hesabı ödemekte ısrar edecek kelimeleri sıralamaya çalışıyorum aklımda.
Derken, benim öngördüğümden farklı bir şeyler söylediğini duyuyorum konuşmasının devamında – dünyanın hiçbir yerinde hesap istediğimde duymadığım ve büyük olasılıkla bundan sonra da duymayacağım bir şey söylüyor: “Ne pas partir (Gitme)” diyor, “Dormir ici (Burada uyu)”…
Bir tek doğunun en batısındaki bu coğrafyada duyulabilecek, doğulu bir doğrudanlık ve batılı bir mesafenin enteresan dengesiyle dile getirilmiş espirili bir iltifat bu elbette.
Bu söz karşısında, çuvaldızı hep kendine batıran Çerkez yanımın “Sen pişmaniyenin hikayesini biliyor musun canım kardeşim? Bir yiyen bir de yemeyen pişmanmış hani? İşte o hikayedeki pişmaniye benim” demesine çok şükür ki Fransızcam yetmiyor da, sadece gülümseyerek ayrılıyorum oradan, havam bozulmadan-vakitlice…

29.10.2014

 

KARAR VERMEK ÇOK MU ZOR?

IMG_1069-1.JPG

Karar vermek çok mu zor?
Düşünür taşınırsan, zor değil—imkansız!
Olasılıkların sonu yok çünkü.

Oysa kalbinden geçen hep tektir insanın.
Kalbinden geçenin aklına yatmasını beklerken bir ömür geçer bazen.
Bir ömür derken, senin ömrün…
Geçer.
Gider.
Biter.
Bunun farkında olsak?
Yaşıyoruz dediğimiz her gün ölmekte olduğumuzun yani…
Aklımızın, hayati bir tehlike söz konusu olduğu ilk anda devre dışı bırakılan zavallı bir mekanizma olduğunu çıkarmasak aklımızdan ve kalbimizden geçenlere kulak versek biraz?

Ne de çok güveniyoruz aklımıza.
O kadar ki, aklımızı ara sıra askıya almak aklımıza bile gelmiyor.
Hep özlem duyduğumuz “Hayatın Kullanım Kılavuzu” elimizin altında, hepimizin hayatının “Cevap Anahtarı” kendi göğüs kafesinde aslında.

Yani karar vermek kolay olmasına kolay da—biz zoru seviyoruz galiba!

27.09.2014

DOLAP BEKÇİSİ “AVERNA”NIN AKIBETİ

averna

Sicilyalılar, bir şey biliyor olmalılar ki yaklaşık 150 yıldan beri üretiyorlar bitkisel bir likör olan “Averna”yı. ‘Adamlar 150 yıldır aynı içkiyi içiyor da sen ne maksatla bilmem kaç yıldır dolapta tutuyorsun’ diye sormazlar mı? ‘Bir sana mı beğendiremedi Sicilyalılar’ demezler mi?

Yıllar önce hediye gelen bir şişe Averna’yı bekletip içmemiş olmamın sebebi beğenmemek değil elbette. Görebildiğin, dokunabildiğin, kokusunu ve tadını alabildiğin bir içkinin, birbirine değen kadehlerden çıkan sesini duyamadıkça o içkinin hakkını verebilmenin mümkün olmadığını düşündüğüm için yıllarca dolapta bekledi o Averna.

Sicilyalılar bu konuda bana kesinlikle hak vereceklerdir: Güzel bir şişe içkinin tadını çıkarmanın yolu onu keyifle, neşeyle, kahkahayla, dostlukla, aşkla ve hatta suç ortaklığıyla paylaşabilmekten geçer. Bazen evdeki dolapları karıştıracak kadar yakın birilerinin, bir şişe içkiyi saklandığı yerden çıkarması gerekebilir onu paylaşmayı teklif edebilmeniz için.

İlk kadeh birarada olmanın keyfiyle kaldırılır.

İkinci kadeh neşenizi yerine getirir.

Üçüncü kadehte başkalarının ne düşündüğünün geçici de olsa bir önemi kalmaz.

Dördüncü kadeh, birbirinizle suç ortağı olmaya çoktan gönüllü olduğunuzun göstergesidir.

Beşinci kadehte artık durmak gerekir belki ama durulmayabilir de tabii – devam kararı etrafta sizi taşıyabilecek güçte birilerinin olmasına bağlıdır.

Altıncı kadeh ve sonrakilere devam etme cesaretiniz varsa eğer bunun yalnızca iki açıklaması olabilir: Ya hiçbir zaman kontrolü kaybetmekle ilgili bir derdiniz olmamıştır ya da hayatınız otokontrol sağlamaya çalışarak geçmektedir ama o an yanınızda kendi kontrolünüzü bile rahatlıkla devredebilecek kadar güvendiğiniz birileri vardır.

Kaçıncı kadehte duracağınız elbette size kalmış ancak yıllarca sırasını beklemiş güzel bir şişe içkiyi paylaşmak üzere açtıysanız eğer, mutlaka hakkını verin derim.

Benim dolap bekçisi Averna’mın akıbeti sorulursa eğer, ‘70 cl’lik şişe, yaklaşık 3,5 cl’lik shot bardaklarıyla, iki kişi arasında bölüşülüp bir saat içinde tüketildi’ diyerek özetleyebilirim durumu sanırım – Sicilyalı Salvatore Averna, tam 144 yıl önce bulduğu formülün bugün bile nelere kadir olduğunu görse kesin gözleri yaşarırdı!

24.02.2012

NAİF

20140728-150126-54086912.jpg
Hatırlanmak istediğimde “hatırlamak”,
Aranmak istediğimde “aramak”,
Bulunmak istediğimde “bulmak”,
İlgilenilmek istediğimde “ilgilenmek”,
Farkedilmek istediğimde “farketmek”,
Duymak istediğimde “söylemek”,
Doğru bir davranış şekli mi acaba?
Yoksa doğrudan naiflik mi?
Neyse ne…

30.05.2012

HESAP KİTAP

hesap kitap

Ne kadar sevebilir bir insan?

Ne kadar güvenebilir birine?

Nasıl bırakabilir kendini bir başkasına?

Ne kadar yalnız bırakabilir seni, kendini bıraktığın bir kişi?

Ne kadar duymazdan gelebilir sesini, söylemek istediklerini?

Nasıl bırakabilir elini, birdenbire, hiç beklemediğin bir anda?

Ne kadar sürer kabullenmek?

Ne kadar sürer içinden çıkmak?

Ne kadar sürer iyileşmek?

Nasıl unutur insan canının yandığını?

Nasıl yeniden sevebilir?

Nasıl yeniden güvenir?

Yaşadığı her şeyin ağırlığını ilk günkü sızısıyla içinde taşıyan biri, bir yeni güne daha uyanabilir mi?

Yeniden uyanabilmek için mi unutuyoruz başımıza gelenleri?

Ya da bir daha olmaz mı sanıyoruz?

Olursa bu kez nasıl altından kalkacağımızı hesaplıyor muyuz?

Hesapla kitapla oluyor mu peki?

30.05.2012

TEK BİR YEŞİL YAPRAK

yeşil yaprak

Bir vazo dolusu çiçek.
Beyaz hem de, sevdiklerimden.
Hüznü bugün gibi aklımda.
Görüntüsü hiç gitmez gözümün önünden,
Belki de dokuz yıl boyunca beklediğimden.

Dokuz yıl sonra bir gün,
Eve geldim ve ordaydılar.
‘Biz aslında önceden de gelebilirdik de keyfimiz gelmediydi’ der gibi,
‘Önceden de bir mani yoktu görüşmeye ama duyduk siz gidiyormuşsunuz,
Gitmeden bir görüşelim’ der gibi.

Bir vazo dolusu beyaz çiçek.
Hüznü bugün gibi aklımda.
Keşke hiç görmeseydim onları öyle hep birlikte karşımda.
Keşke tek tek gelselerdi dokuz yıl boyunca.

Onlar değildi ki asıl beklediğim:
Sırf ben istedim diye,
Sırf yüzüm aydınlansın diye,
“Niye ki?” diye sormadan,
Verilecek bir kuru daldı.

Bir vazo dolusu beyaz çiçek.
Hüznü bugün gibi aklımda.
Yine de gölgeleyemez bu hüzün,
“Niye ki?” diye sormadan,
İki deniz üzerinden aşırılıp,
Getirilen tek bir yeşil yaprağın sevincini.

Onca yıl ve onca yol sonra bile,
Tek bir yeşil yaprağın sevinciyle,
Tüm bir gece gözümü kırpmayışımdır,
‘Ben’ yapan beni.

13.07.2014

JALIAUM*

kus-tuyu
Adı “Jaliaum”muş.
Gözlerinin içine bakınca duymuş adını, gözlerinin içine bakmaya cesaret eden biri.

Her bakana bembeyaz görünen bir kuşmuş.
Gel gör ki rengarenkmiş aslında.
O kadar hızlı hareket edermiş ki renklerini belli etmemek için, uzaktan bakanlar tüm renklerin birleşimi olan beyazı görebilirlermiş ancak.

Kabarık göğsü mağrur ve gururlu gösterirmiş onu.
Oysa yakından baksalar göreceklermiş bedenindeki yara izlerini saklamak için kabarıp durduğunu.

Ateş rengi gagası gün batımı parlaklığındaymış.
Dilinden çıkan sihirli seslere yorarlarmış bu parlak ve yakıcı rengi.
Peki ya içinde kalan, söyleyemediği zehirli sözlere ne demeli?

Yumuşacık ayaklarındaki keskin pençeleri gören olmamış derler.
Belki de görenleri daha sonra gören olmamıştır, bu da bir ihtimal yani…

Kanatlarını açtığında altın kurdeleler saçılırmış etrafa.
Zenginlikler etrafa saçılsa ne fayda, paylaşacak kimse olmadıktan sonra.

Karadeniz’in en doğusunu Ege’nin en batısıyla birleştirecek kadar geniş ve heybetliymiş kanatları.
Rahatça yol alır bu kanatlarla sanırlarmış.
Oysa kolay mı bulmak böylesi kanatların altını dolduracak rüzgarı?

Uzun ve çetin bir yol bekler,
Üzerinden geçtiği diyarları sevgiyle kucaklamaya çalışan bu kuşu.

Zordur,
Kök salınan topraklar yerine,
Yıldızların suretlerinin salındığı denizlere konarak yol almak.
Nefesin kesilir,
Belin bükülür,
Rüzgar zaten yok…
Kim gördüye gidersin.

16.06.2014

*Credit for the character “Jaliaum”: T.Ç.