“SOR BANA PİŞMAN MIYIM?”*

Untitled-1

Yaşadığı derenin ötesinde ne olduğunu merak ede(bile)n “Küçük Kara Balık”** çıktığı yolculukta hiç pişman olmuş mudur acaba?

Merak ve pişmanlık aynı yerde uzun süre barınamaz çünkü.

Pişman olup yarı yolda kalanlar birşeyleri yeniden kolayca merak edemezler.

Merak edebilmenin tadını alanlarsa artık yaşadıkları hiçbir şeyden pişman olmazlar.

Merak edebilmek demek karşına çıkabilecek her şeye hazırlıklı olmak demektir aslında.

Karşına her şeyin çıkabileceğine hazırlıklı olmak…

Sadece umulan ve özenilen şeylerin değil – “her” şeyin…

En olmayacak şeylerin bile karşına çıkma ihtimalini göze alabilmek ve bildiğin kadarıyla olduğun yerde kalmanın güvenini şeytana satabilmektir.

Merak edebilme cüretinde olanlar,

Sora sora,

Okuya okuya,

Geze geze,

Deneye deneye,

Düşe kalka,

Kafaları duvarlara çarpa çarpa,

Hayatın dibine vururlar.

Alacaklı kalmazlar,

Hayattan kalkarken hesabı da kapatmış olurlar.

25.05.2014

*“Sor Bana Pişman mıyım?-Duman I”, Ari Barokas – 2009

**“Küçük Kara Balık”, Samed Behrengi -1967

GÜNEŞE DÖN YÜZÜNÜ

güneş

Güneşe dön yüzünü – ki “gölgen arkada kalsın”.

Gölgen kendi varlığını hatırlattığından sana kırgınlıklarını, korkularını, biriktirdiklerini ve yüklerini de hatırlatır bazen…

Bazen ileri doğru bir adım atmaya çalışırken ayağına dolanır, engel olur sana.

Kendi kendine gölge etmiş olursun yani.

“Gölge etme(sen), başka ihsan istemez” belki de.

Güneşe dönsen yüzünü,

Gölgen arkada kalsa,

Güneşli bir günün sabahında doğuya doğru yol alsan mesela…

Belki güneş kadar sıcak bir çift göz “güzelliğini hatırlatır sana aynalardan evvel”,

Belki hiç ummadığın bir yerde güneş kadar aydınlık insanlarla tanışırsın,

Belki de artık taşımak istemediklerini güneşte ısınmış bir çakıl taşına yükleyip, denize fırlatırsın.

Taş kadar sert bir meyve çekirdeğinin içindeki tohumda bile yeniden doğma hissi yaratan güneş, sana da iyi gelir belki.

Olamaz mı?

Gölgeni arkana almadan, bilemezsin.

10.05.2014

“ŞUKO”CUM – CANIM ANNEM…

image

Dünyanın en tatlı, en pamuk annesinin tek kızı ve üç kız kardeşin annesi: “Şuko”cum-canım annem, benim annem…

Bu hayata gelmem konusunda gencecik yaşında inisiyatifi ele alan korkusuz bir aslan,

Bir “Anneler Günü”nde beni doğuran ve kucağına alan bir melek,

Işıl’ı kıskanıp “Ben de kitap okuyacağım” diye tutturduğumda, bana okumayı söktüren bir öğretmen,

Minicik halimle, kocaman bir doktora kızıp “Benim halam da doktor ama çok güzel, sen kelsin işte!” diye bağırarak hastaneyi ayağa kaldırdığımda, utansa da elimi bırakmayan şefkatli bir el,

Eğitimin, meslek sahibi olup çalışmanın, her ne olursa olsun kendi ayaklarının üzerinde durmanın kıymetini zihnimin her noktasına işleyen bir akıl hocası,

Gerektiğinde hem kadın hem erkek; hem anne hem baba olabilecek kadar güçlü olsa bile yine de yalnız ve kırılgan bir kız çocuğu,

Sevgilinin en çok da zor zamanlarında yanında durulması gerektiğini gösteren cesur bir kadın,

İyi bir eğitim almamı sağlayarak koluma kocaman bir altın bilezik takan ailemin kraliçe arısı,

Zeytinyağlı taze fasülye, ıspanaklı börek ve sütlaç yapmayı ondan öğrendiğim usta bir aşçı,

Topu topu birkaç santimlik hayat tecrübemi dikte etmeye kalkıştığımda, sükunetle dinleyen, alçakgönüllü bir öğrenci,

“Ben doldurur, ben içerim – günah benim, kime ne?” diyen o canım türküye beraber içlenip, beraber ağladığım can yoldaşım,

Şimdilerde, bazen benim onun annesi olduğum güzel kızım…

Her fırsatta “Hayatta yaptığım en güzel şey sizleri dünyaya getirmek” dersin ya gururla, biz de seninle ne kadar gurur duysak, senin için ne söylesek az galiba…

13.10.2010

Anneler Günün kutlu olsun Canım.

11.05.2014

KEYİF KUMBARASI

10171694_10152168547623477_3799326396082434968_n

Bu ev bizim keyif kumbaramız.

Biz burada biraraya gelir keyif biriktiririz.

Bir bardak çay, bir fincan kahve, bir nefes sigarayı ortak ederiz sohbetlerimize; neşemiz katlanır, aynalara çarpar gibi çoğalır.

Hayat istediği kadar gelsin sağdan – zorluk, yokluk, ayrılık, hastalık ve dahi ölüm getirsin; biz alışığız. Her birimiz hayatın tüm o dertleri kadar keyif taşırız!

4.5.2014

ŞİİR İLHAMLI EVREN ALGISI

şiir ilhamlı

Neyim ben?

Bir vücudum var, sınırları çizilmiş olan…

İşte bak: Gövdem burada; bütün iç organlarım, kollarım, bacaklarım burada; başım sonra, o da burada-saçlarımla beraber.

Bildiğin, “madde”yim yani.

Diğer yandan beni ben yapan başka şeyler de var, sınırları kesinlikle belli olmayan…

Aklım, düşüncelerim, sağduyum mesela ve tabii duygularım…

Bunları düşünürsek, aynı zamanda “enerji”yim de.

Hem madde hem enerjiysem, sonsuzluğun ta kendisiyim demek ki!

Çünkü, E=mc².

Yani madde enerjiye dönüşebilir, enerji de maddeye ve hiçbir şey kaybolamaz ortadan.

Sonsuza dek buradayım o zaman!

Peki, neresi burası – neredeyim ben?

Tıpkı benim gibi “madde” ve “enerji”den oluşan bir yerde.

Tıpkı benim gibi sınırları belli olmayan “evren”de.

Ben, bedenimle sınırlı değilim; evren, algılayıp ölçebildiklerimizle sınırlı değil; en sıradan bir eşya bile kütlesiyle sınırlı değil.

Sonsuzluğun içinde varolabilmiş hiçbir şey yeterince küçük değil.

Biz mi evrenin içindeyiz evren mi bizim içimizde, belli değil.

Uçsuz bucaksız karanlıkları ve sonsuzluğuyla bizi meraktan çatlatan evren, aslında hiçbirimizden daha karanlık ya da daha sonsuz değil.

Özdemir Asaf’ın aşk evreninde yazdığı, “Perspectif” başlıklı bir dörtlüğü var:

“Senin içine girdiğim zaman

Dışımda kalıyorsun.

Senin dışından sana bakınca

İçime sığmıyorsun.”, diyor Asaf.

Ben de aynen bunu demeye çalışıyorum işte!

18.01.2013

BAHÇEMDEN ÖĞRENDİKLERİM

bahçem

Bahçenin nasıl olması gerektiğine senin karar vermen ve kontrolü ele alman gerekiyor. Çünkü kendi haline bırakılan bir bahçe karmakarışık ve nereye gideceğini bilemez bir halde kalıyor. Ölmüyor ama olmuyor da.

Gerçekten de ne ekersen onu biçiyorsun.

Diğer yandan, ekmediğin her ne varsa onlar da bitiyor bahçende. Hesapta olmayan ayrık otları ve dikenlerle mücadele etmekten tükenebiliyorsun zaman zaman.

On metrekare alanı, on kere de eksen çimlendiremeyebiliyorsun bazen – “zorla güzellik olmuyor” yani… “Olmayınca olmuyor” ya da.

Emek verilmeyen hiçbir bitki büyümüyor, güzelleşmiyor ve çiçek açmıyor. Bahçeni kendiliğinden coşku ile saran, neşe kaynağı, kaprissiz ve güleryüzlü papatyalar bile, arada bir yapraklarına elin değmezse eğer bir gün gelip küsüyor ve kayboluyorlar.

İçinde çocukların koşmadığı bir bahçede, meyve ağaçları da kök salıp büyüyemiyorlar bir türlü. Baharı hevesle değil hüzünle karşılıyorlar.

Bahçene, iklime uygun olmayan bitkiler ekmek hep hüsranla sonuçlanıyor. Oysa, toprağın yapısına, suyun sertliğine ve güneşin yakıcılığına aşina iklim bitkileri her çabana karşılık veriyor, günden güne güzelleşiyor, kök salıyorlar.

Bir “cemile”yi bahçene ektiğinde, yerinde güvende olduğuna ikna olana dek bir santim bile büyümüyor ve tek bir çiçek açmıyor. Ama bir kez ikna olur ve tutunursa bahçene, çiçeklerle dolan dalları tüm güzelliği ile bahçenden dışarı taşmaya başlıyor – herkesi imrendiriyor.

En kabuklu ve en dikenli kaktüsler, en güzel çiçekleri sunarak şaşırtabiliyorlar seni. ‘Bununla uğraşıp beklediğime değmiş’, dedirtebiliyorlar.

Sevgiyle büyüttüğün çiçeklerse, bahçenin en güzeli ve gözdesi oluyorlar daima.

27.11.2011

EN GÜZEL ŞEYLER LİSTEM

en sevdiğim şeyler

– Güneşin batışı ve dolunay

– Bembeyaz çiçekler: Ortancalar, orkideler, lisyantuslar, lilyumlar, şebboylar, glayörler, yaseminler, hanımelleri, sümbüller…

– Kahve ve lavanta kokusu

– Tertemiz, mis kokulu çarşafların arasında uykuya daldığım an

– Sabaha karşı, henüz gün doğmamışken uykumu almış şekilde uyanmak ama yataktan çıkmamak

– Geniş vakitlerde yaptığım “prenses banyosu” – Uzuuun, köpüklü, kremli, şımarık:)

– İstanbul Boğazı

– Rakı – balık – kavun – beyaz peynir

– Annemle kolkola karda yürümek – yürürken çıkan “kıtır kıtır” ses ve bu sesi ikimizin de aynı derecede seviyor olması

– Ablamla sırdaşlık ve asla yargılanmayacağımı bilmenin konforu

– Kızkardeşimle işbirliği yapmak ve beraber çatlayana kadar gülmenin keyfi

– Sonbahar ve kışta, babamla birlikte Ankara – Ulus’taki “Büyük Hal”de balık seçmek. “Hal”in kalabalığı, gürültüsü, neşesi ve enerjisi:)

– Babamın kalabalık, keyifli ve lezzetli sofrası

– Karnım çok açken kocaman ve sulu bir portakal yemek

– Mürdüm erikleri, mürdüm erikleri, mürdüm erikleri:)

– Arkadaşlar için yemek pişirmek

– Güzel bir kırmızı şarap

– Bir film seyredip çok ama çok beğenmek, sonradan tekrar tekrar izlemek

– “The Godfather”, 1. ve 2. bölümler

– Sevdiklerim için hediye seçmek

– Hediyeleri paketlemek

– Arabamın bagajını her açtığımda, yazı ve denizi hatırlatsın diye kışın da orada taşıdığım paletlerimi görmek – yazı ve denizi hatırlamak

– Kumların sıcaklığı, denizin serinliği

– Denizde olmak, yüzmek – sudan çıktığım an aldığım o derin nefes

– Tenimdeki deniz suyunun kuruyup, bembeyaz ince bir tuz tabakasına dönüşmesi

– Bahar – yaz ve incecik elbiseler, tiril tiril…

– Ayakkabılar!

– Arabalar!

– Liseden mezun olduğum gün halamın hediye ettiği yeşim taşından kolyem

– Kalemler, kalemler, kalemler:)

– Kağıtlar, defterler – kırtasiye dükkanları

– Büyüüük kitapçılarda vakit geçirmek ama vaktin nasıl geçtiğini anlamamak

– Kitaplarım ve kitaplığım

– Dünya haritasının önünde seyahat hayalleri kurmak

– Seyahat etmek

– Uçağın havalandığı andaki “herşeyden uzaklaşma hissi”

– Kalabalıklar arasında kaybolmak

– Kitaplardan tanıdığım bir tablonun orjinaliyle karşılaştığım “o an”lar

– Tek bir bakışla kendimi iyi hissedebilmek

– Küçük şeylerden mutlu olabilmek

– Karşılık beklemeden birini şımartabilmenin keyfi

– Etraf ne kadar kalabalık olursa olsun, “şalterleri indirip” yalnız kalabilmek:)

– …

Hayattan keyif almamı sağlayan “en güzel şeyler”i kendime hatırlatabilmek için yaptığım bu listeyi sonsuza kadar uzatabilirim sanırım – O yüzden burada bırakıyorum:)

Öyle işte, o kadar…

11.03.2011